10. yüzyılın ikinci yansından (veya 11. yüzyıldan) 19. yüzyılın başlarına kadar süren dönemdir. Bu dönemde İslam dininin açık bir etkisi görülür. İslam uygarlığı çevresindeki uluslar, Arap yazısını kullanıyorlardı. Türkler de Müslüman olunca bu yazıyı kabul ettiler.
Karahanlı Hükümdarı Satuk Buğra Han’ın 10. yüzyılın ortalarında İslam dinini benimsemesinden sonra Türk dünyası yeni bir uygarlık çevresine girmeye başladı. Batıya göç eden Türk boyları bu uygarlığın etkilerini edebiyat dünyasına da taşıdılar. Kaşgarh Mahmut “Divan-ı Lugati’t Türk”ü (Türk Dilleri Sözlüğü, 1072) Araplara Türkçe öğretmek amacıyla hazırladı. Yusuf Has Hacip, İslam ilkelerine dayalı bir devlet felsefesini “Kutadgu Bilig” (Mutluluk Bilgisi, 1070) adlı yapıtında işledi. Bu yapıttan yarım asır sonra Edip Ahmet Yükneki tarafından yazılan “Atabetü’l Hakayık”ta (Hakikatlar Eşiği, 12. yüzyıl) insanı doğruya götüren dini bilimlerin önemi didaktik olarak anlatıldı. Yine dinsel konuları işleyen “Divan-ı Hikmet” (Hikmetler Kitabı, 12. yüzyıl) adlı eser de Hoca Ahmet Yesevt tarafından bu dönemde yazıldı. Al; Şir Nevai, Çağataycayı zengin bir kültür ve sanat dili olarak geliştirdi. “Muhakemet’ül Lugateyn” adlı eserinde, Türkçenin güzelliklerini ve üstünlüklerini anlattı. Anadolu’ya gelen Türk boyları da Anadolu’da yeni bir edebiyat geleneğinin oluşmasında büyük rol oynadılar.
Batı Türkçesinin bugün elde bulunan ilk önemli verimleri 13. yüzyıldan kalmadır. Anadolu’da edebî bir dilin oluşmasını sağlayan bu ürünlerin başlıcalart Ahmet Fakih’in (öl. 12219) “Çarhname”si ile Şeyyad Hamza’nın (öl. 1321) “Yusuf ve Zeliha”sıdır. Bunları da Yunus Emre’nin (öl. 1321) “Divan”ı, Gülşehri’nin (13. -14. yüzyıllar) İran şairi Feridüdin Attar’dan yaptığı “Mantıku’t Tayr” (Kuş Dili, 1317) çevirisi ve Âşık Paşa’nın (1272-1333) “Garipname”si (1329) izler. Anadolu’da ilk örneklerini 13. yüzyıldan başlayarak gördüğümüz bu edebiyat geleneği iki alanda gelişmiştir: Halk edebiyatı, Divan edebiyatı.
